çılgın böceklerin engizisyon kapışmaları canlı yayınlanacakmış diyor, karıncalar. böyle arena gibi bir yermiş, orası, damlarında karpuzlar varmış. kafaya düşünce yaran saçmalıklar falan. zaten aslan yaşamadığı için kanişlerle dövüşülüyormuş o arenalarda. neyse, öyle zamanlarda göğün yeşilini özler tüm habitatlar. belki bir yangın çıkar ya da üstümüzden salatalık kayar? bir şeyler olur...
Neşeli
direniyor, eksik bazı. bazen de fazlası var arada. bilmiyorum. mesela sevginin kendisini çok seviyorum, bu olağan ve üstü olanın karışımı: yanında olsun istersin. sadece bu. hava serin eserken, sarılmak isterin güneşin tam ortasında. hani, yıldız tarlasının ortasında tek gördüğün sonu gelmezlik olur ya… sevgi de böyle bir şey… kum gibi...
-“önce şeyi bileceksin… şey işte; hani olur ya insanızdır biz, o da insandır, ne duyardık biz temelde? hah, saygı! vurgusuyla günahıyla… ama o da mühim değil, temelde basit bir kartezyen mantık bu. neymiş, mühim olan insanlık, ne, kartezyen mantık. kuantum fiziği çıktı amına koyayım! biz ne hakkında konuşuyorduk, karınca! karıncaya...
gün, kızıla çalıyordu rengini. sabahın -henüz vahşi kuşları ve- dinmeyen enerjisi, tozu toprağa katan fırtınalarıyla doğayı yeniden, yeniden üretiyordu. ufuk çizgisini henüz aşamamış bir leke görüldü sonra. doğuda, güneşin bile üzerinde büyük bir lekeydi. Öfkeliydi sincap. Sıcak yuvasından karanlık dehlizler barındıran ağaç köklerine inmek zorunda kalmıştı. “Ben de yapabilirim!”. Sincap...
çok acaip şeyler oluyor, karanlığa elini uzattığında, fareler kemiriyor kralı. enteresan; böyle, dum-tıs… sonra duruyor, sakin bir meltem esiyor, huzur var sadece o an ve yemyeşil çayırlar. dereye bir kuş bakıyor, avına kesilmiş, tedirgin, hızlı, ve ve… yükseliyor göğe, ardından… atılıyor dereye doğru, ayaklarında balık, can çekişiyor. dağın kralı görüyor...
çok küfürlü bir geceydi, sonrakiler hep ona kıyasla güzeldi. dertli atlar, dört nala salyalar saçıyor, sonra düzensiz teklemeler bayatlatıyor pekmezleri. hep satıcılara geçmiş bu düzen, dayılar teyzelere kıyasla yaşlanmışlar. ne garip, kayıp paralar, sahipsiz kumbaralarda takla atmışlar. ne demişler saçma sapan, eksik hep eksik işte, yapacak çaresizlikten başka yok yok....
Zabit katibi her günkü edasiyle kolluklarını mürekkep isinden arındırıp -sandalyesinin kenarına çırparak, masasına kuruldu. Gözlüklerini burun deliklerinin bir ve yarım santim üzerine kadar indirip daktilonun şeridini mürekkep miktarı hususunda gözüyle kontrol etti. Büyük harfle ‘a’ yazdı: “Arzuhalim odur ki, topunuzun oturduğu koltukların gazabın ateşiyle yakılmasını seyrelediğim bir yeni güne merhaba...
Barthes öldü; ve tembel okuyan, biçimlerden uzaklaştı, didaktizmin tohumunu rahmine attığı manifestolarda mutluluğa şevkle tutundu; Barthes öldü ve okuyucu beynini kapattı anlam mücadelesinde noktalı virgüllerin biçimsel gizemini çözme savaşında; tanrı kıldı yazanını ve kaderine biat eyledi. Üstelik ölüm 1980’de vurdu anlamın okuyandan okuyana farklılaşması sürecini. Bir ip ve bir kuşak...
dingin; tüm olasılıkların sıfırlandığı an. her şey durmuş, her şey olmayacağı yerde. akıntı durmuş ve bir dalga tam kapatacakken bedenimi kumlara doğru, zaman durmuş. sıcak çay mesafesini hiç bozamayacağı dudaklara meyletmiş rüyasında ve gelecek, dingin bir gökyüzünün yaşlı ifadesinde son bulmaya ramak kaldığı hülyanın izinde boğulmuş. ölüm bir ihtimal ve...
hiç bi’ bok olamayanların öfkesi taşıyor, sıkım sıkım. ter basıyor ama kuru, tenim ve daralıyor duvarlar devamlı… hiç bi’bok olamamaya devam edenler kurdukları hayallerde terli terli buz yuvarlıyorlar dilleri üzerinden. hiç de bir mekana sığamayan ama kafası g’zel hayaletin eksik harfleri çıkıyor bulmacalarda ve sonra yine sıkım sıkım daraltıyor sanki...

