Hayaletler bastı görüntüyü. İki gözümün önünde, farklı kadrajlar dahilinde, yüzlerce. Geçmiş sardı semayı, öfke kabardı, cezir geldi ve sildi her şeyi. Sahilde bir ceset kaldı her şeyin ardından ve hayaletler kaçtı, şahit yazılmamak için. -En sonunda yalnızdım. Beklediğimden fazla soğuk ama umduğum kadar sessiz. Denizi de susturdum. Her nefesim yankılanıyordu...
Karamsar
Kahin…neredesin? Sırlarımı gömdüğüm toprak kadar derinde, ölümün yara açtığı servi kadar yukarıda mısın? Neredesin…yaram derin. İçimde bir karanlık var, ümitsiz bir bekleyişin durağında gibiyim…gittikçe uzaklaşan unutulmuş hayaleti gibiyim: içim avaz avaz ama sesim tıknaz. Korkuyorum yalnızlığın puslu soğuğunda…ürperiyor içim olabileceklerden dolayı. Gözlerimi kapatamıyorum…gülen bir çift gözü sanki geçmişe ait bir...
Bitti işte, geriye kalmadı tek bir kırıntı. Arkasından baktığım hayaletler ve vicdanda rahatsızlık veren biraz hüzünden başka, ben de kalmadım. Üzüntü, umut, gelecek…ardı ardına sıralı bin bir türkü ve ardı arkası kesilmez, macera dolu kıtalar. Şarkılar ve boş vaatler ve imla hataları kırıntılarıyla dolu karınca yemleri…geriye enkazlar bırakır insanoğlunun duyguları;...
Ve karşınızda dünyanın en iyi yazarı. … Ve şimdi; şov zamanı! Hayat…şov. Bir böcek gibi ve aynı zamanda Bir hayat. Ne garip. Ve karşınızda bir hayatın film hali, Şeritler halinde ve sadece muhtaç Bir kibrite. Fosfor ve ısı… Ve karşınızda dünyanın tüm tuvalet kağıtlarına muhtaç; Ve karşınızda hepinizin bilmesi gereken…...
sorular… abuk sabuk fikirlerin abuk sabuk yansımaları için gaipten gelen sesleri televizyonda görmemiz ne kadar şarttır ki? bugün yeni peygamber gelse, neden televizyona çıkmadı ki sorusu anlam ifade etmeyecek mi? bir önceki kuşak ile devasa farklar üreten bir fabrikanın mensubu olmak canını sıkmayacak mı? tüketilmiş bir insanlık kuşağını yitirdiğinde bu...
insanlar ne kadar ufak; klavyenin tuşları altında hayat öyküleri çatırdıyor ve öyküler, yanan bir odun gibi, tüterek dönüşüyor varoluşlarına. İstismar ediliyor küçük çocuklar rüyalarında ve sadık kadınlar kurşuna diziliyor varoluş serüvenlerinde. katlediliyor yaşam, ağaç ya da öteki sıfatında. kuşlar ölüyor susuzluktan. yazdıkça küçülüyor, yitiyor duyguları. zaman geçtikçe öyküler gerçeklikten uzaklaşıyor,...
Köpekleri yiyor zamanla beslenenler. Ruhları emiyor, labirentleri geziyor ve kayboluyor sonsuz saatlerin pilli sarkaçlarında. Duruyor gibi salınıyor zaman tüketenler, mundar olmasın diye insan etiyle besleniyorlar. Kayboluyorlar. Umut ediyorlar güzel kalçalı kadınlar ülkesinin yiğit delikanlılarını. Arzuluyorlar, tadıyorlar ve tükürüyorlar kanlı etleri dudakları arasından. Tüketiyorlar. Mezesi dişleri arasından kürdanla çıkıyor, kemikleri iliklerinden...
Etten ve kemikten ve sesten; gırtlağın anaforlarında hercai nutku tutulur ses tellerinin, anlam atfedilen sesler, sözcüklere ve duyguların tefsirine dönüşür. Görebildiğin kadar konuşursun, dokunabildiğin kadar oradasındır. Riyaziyesi şaşmadığı ölçüde, modernizmi sürüklersin kendi varoluşuna rağmen. Dil, mekanik bir ilimdir, sesler hecelerle ölçülür. Ölçülür; varlığın her halinde çokluğu ölçecek bir terim bulursun....
aslında sefaletti çoğunun adı; başka isim de koymaya üşenmişti herkes onlara. yol kenarında gördüğümüz yaşamasa da olur kişiler işte: bazen bir köpekle sarmaş dolaş bazen katır kutur kurumuş bali dolu torbalarla. üşüyorlardı çoğu zaman, kırk derece güneşin altında titrerlerdi, ellerinde kör çakılar vardı. sadece uçları sivri kör çakılar. saplamayı öğrenmişlerdi,...
Hop! hayatımı teklif ettim, masada. Ki kimsem yok…hayatımın kefili kendimden başka. Ben, kendime kefilim ve tek sunağı hayatimin, yine kendi mezarım. Toprağın kefaretinde bedenimi taşıyorum umuda, umduğum her şeye. Yalazım kendimi kandırıyor, ısı kendine çekiyor, yanıyorum. Özlüyorum, annemi. Ailemi. Tutamadıklarımın acısı yakıyor, tutamıyorum; sakil bedenimde şekilsiz hayaller besliyorum, umuyorum. “e...

