sorular… abuk sabuk fikirlerin abuk sabuk yansımaları için gaipten gelen sesleri televizyonda görmemiz ne kadar şarttır ki? bugün yeni peygamber gelse, neden televizyona çıkmadı ki sorusu anlam ifade etmeyecek mi? bir önceki kuşak ile devasa farklar üreten bir fabrikanın mensubu olmak canını sıkmayacak mı? tüketilmiş bir insanlık kuşağını yitirdiğinde bu...
Günün Seçilmiş Yazıları
kendini sabit tutabilme: bizi oluşturan sıçrama hareketlerine nazarla sonsuz bir potansiyel namına direniş! Hareketin kıçında ve başında doğrultusu belli vektörü, kaosa elinde tuz ile koşarken; kalbin çarpar, bilinçaltın vücudunu işletir ve nihayetinde barsakların guruldayana kadar biriktirmeye and içmişken bilincin potansiyel enerjiyi, tuvalet taşında çağlar kinetik enerjin; önceki gün yediğin yemeğin...
gereksiz bir dikte; “ankara’yı çok seviyoruz biz ankara’da yaşayan ve ankaralı olmayan ekseriyet. doğruculuğa – kelime haznesi kıtlığı çeken insanların yozlaştırdığı kültür yüzünden en bağrı açık küfrü havada savuran “doğruculuğa”- alkış tutup “ne güzel la bura adamı” diyoruz… iç anadolu bize çok samimi geliyor da ankara’yı o çok sevdiğimiz kültürle...
-“dener misin?” -“ne ki o? turuncu turuncu…” -“bilmem ama alkalili bir şeylermiş. doktor söyledi al diye, kağıda bile yazdı. ciddi bir şey.” -“doktor neden kağıda yazdı ki? söylese de alabilirdin. eczanede satılmıyor mu sonuçta?” -“bilmem, böyle daha steril oluyormuş. zaten eczacı çocuk da en temiz raftan verdi, bak. Üstünde toz...
Demirci Kawa tavında dövdü de ateşi, deccali yenmedi miydi? Simurg, şahın altında kefeni yalaz, dirilip tütsülemedi mi umudu? Tutkusu değil miydi ölüm Spartaküs’ün? Katığı binler on binlere dönerken Bedrettin nam-ı rüzgarda, Acem’den Rum’a gergef olmadı mı yenidoğan bebeler? İlhak olunan şanı şerefine Saccho ve Vanzetti değil mi erdeminde boğazlanan? Sevdayı...
insanlar ne kadar ufak; klavyenin tuşları altında hayat öyküleri çatırdıyor ve öyküler, yanan bir odun gibi, tüterek dönüşüyor varoluşlarına. İstismar ediliyor küçük çocuklar rüyalarında ve sadık kadınlar kurşuna diziliyor varoluş serüvenlerinde. katlediliyor yaşam, ağaç ya da öteki sıfatında. kuşlar ölüyor susuzluktan. yazdıkça küçülüyor, yitiyor duyguları. zaman geçtikçe öyküler gerçeklikten uzaklaşıyor,...
Köpekleri yiyor zamanla beslenenler. Ruhları emiyor, labirentleri geziyor ve kayboluyor sonsuz saatlerin pilli sarkaçlarında. Duruyor gibi salınıyor zaman tüketenler, mundar olmasın diye insan etiyle besleniyorlar. Kayboluyorlar. Umut ediyorlar güzel kalçalı kadınlar ülkesinin yiğit delikanlılarını. Arzuluyorlar, tadıyorlar ve tükürüyorlar kanlı etleri dudakları arasından. Tüketiyorlar. Mezesi dişleri arasından kürdanla çıkıyor, kemikleri iliklerinden...
İyi biriydi aslında Kamil. Çoğumuzdan iyi. Mesela geçen günlerde tam 15 saniye şükretti. Düşkünler, mahkumlar ve ölüler için. Her biri için tam 5 saniye, ayrı ayrı. Kabul ediyordu Kamil, anılarında bazı kötülükler de vardı. Pek hatırlamak istemediği, hatırladıkça utandığı ya da olmasa da olurlar. Yine de şükretti Kamil, mesela, kendinden...
Kemal konuşuyor: -“Ben hiç zamanı geri almadım. Yani kurcalamadım saati, ne bileyim. Geçen sürenin az ya da çoğunun farklı işlevlere sahip olabileceğine inanmadım belki: zaten kadere iman gibi bir şey bu, yedinde ne olduğun illa ki gammazlıyor ellini. Derler ya, şimdiki aklımla şu zamanda olsaydım, diye. Tercihler şartlardan ileri gelir,...
Etten ve kemikten ve sesten; gırtlağın anaforlarında hercai nutku tutulur ses tellerinin, anlam atfedilen sesler, sözcüklere ve duyguların tefsirine dönüşür. Görebildiğin kadar konuşursun, dokunabildiğin kadar oradasındır. Riyaziyesi şaşmadığı ölçüde, modernizmi sürüklersin kendi varoluşuna rağmen. Dil, mekanik bir ilimdir, sesler hecelerle ölçülür. Ölçülür; varlığın her halinde çokluğu ölçecek bir terim bulursun....









