Arya
Aryanın son aşaması ve şimdi sahnede şişman kadın; ağzında, dolu dolu bir ses hazır bekliyor uzayın boşluğuna kadar yayılabilecek bir potansiyeli biriktiriyor…ve ses biliyor ki, mutluluk, uzaklaşabildiği kadarı.
Ses, aryanın son aşamasında olduğunu biliyor; son prova veya başlangıcın ilk adımı. Şişman kadın sahnede, son gerçeğini söylemek için ağzında saklıyor o muazzam potansiyeli. Ve ses, hiç olmadığı kadar öfkeli.
Işıkla göz göze geldi ses, tam da duymuştu ki sesin yankısını gölge, birbirlerine bakakaldılar ışık ile gölge…hemen arkasındaydı; unutmuştu ışık orayı işte. Gece mahvolabilirdi. Ses çığlık attı, ardından gölge irkildi ve ışık doldurdu bembeyaz kudretiyle gözleri ve arya devam etti son provasına; son aşamasındaydı ve başlangıcın ilk adımında, basamakta öylece bekliyordu. ‘Ve perde’ denecekti, az sonra, tüm herkes gösteri dünyasındaki yerlerini alacaktı o muazzam kurgusu içinde. Ve opera binası, silme mutsuzluk doluydu o an; ve şişman kadın, bir simyacı, mutsuzluğu dönüştürecekti mutluluğa, açtığında ağzını, boşalacak o muazzam potansiyeliyle sesin.
Ve sonra, yani başlangıcın ilk aşamasıydı ya hani, gök kararmaya başladı ve ay henüz doğmadan geceye, en karanlık anında sanki tan henüz sökmeden önceki gibi, bir umut belirdi kıble tarafından sancak tarafına doğru seyrelten, rüzgarda. Kurbağa yakaladı diliyle umudu ve sundu sesiyle toprağa. Toprak, şarap etti, kan kırmızısı bir vals başladı yerdeki kar ile kurbağanın sıcak dili arasında.
Ve geceyi, kurbağanın vıraklaması başlattı.
Başlangıcın ilk basamağında bekleyen adım, bir ayak mesafesi yol kat etti ve olay oldu. Fotoğraf makinelerinin flaşları üzerindeydi işte şişman kadının. Kaybolan onca ümit, bu anı bekliyordu; hepsi simyacının hüznüyle mutlu olmak için yanıyor, tutuşuyordu ve sahnenin perdeden görülmeyen kısmında yazı yazan adam, kelimeleri kaçırmamak için var gücüyle traş ediyordu kurşun kalemini ve yazıyordu…ve köreliyordu tekrar kalem ve yine traş…ta ki, bir damla kan, kurbağanın dili ve umudun kızgın valsi arasında düşene kadar, her şey muhteşem gidiyordu.
Ve geceyi, şişman kadının bir anlık tereddüdü duraklattı.
Makinist fark etti, yılların tecrübesiyle ve donuk bakışlarını yöneltti motora; motor perdeyi örtmeye başlarken, yamak çıkageldi perdenin önüne ve çığırdı ilk perdenin sonunu. Perdenin karanlığı, ışığın geçişine izin vermeyince ve gölge, ışıktan intikam alınca, şişman kadın bocalamıştı; ve bilmezdi ki şişman kadın, bir sunucusuydu yazan adamın kanı ile umudun yaptığı valsin.
Ve sonra, umut, kaleme tekrar dolmaya başladı; yazan adam, unuttu parmağındaki kesiği ve traşladı tekrar körelmiş kalemi. Kalem dokundu kağıdın sımsıcak ten gibi yüzeyine ve kurşun izi başladı tarihe çakılmaya.
Ve şişman kadın, perdenin açılmasıyla, tekrar başlamıştı simyacılık görevine. Mutsuzluğu devşiriyordu mutluluğa ve sormuyordu, ‘emin’likleri…sadece yapıyordu.
İşte bu dedi yazan adam. İşte; …
Seni seviyorum, dedi, seni seviyorum tanrıçaların yeryüzüne inmiş Günyüzü gibi. Ve güneşin her günü ağartması gibi. Ve dansımızdır işte bunu anlatan; gitgeller ve sonuçlar. Ve, seni seviyorum, kendim kadar, seni, sen olduğun için ve ben olduğum için seviyorum. Sanki, tanrıçaların ruhlarından tadıp da ölümsüzlüğü varmış gibi. Seni seviyorum, diye yazdı, görevi yazmak olan adam, kalemini yine traşladıktan sonra…ve bu sefer bilerek bir damla daha düşürdü kanından toprağa.
Ve şişman kadın, gırtlağında saklı tuttuğu sesin muazzam potansiyelini saldı gökyüzüne; yıldızlar titredi her zamankinden daha fazla o an. Ve ağaçlar derin bir nefes çekti insanların soluklarından. Herkes işte doğa olmuştu bir anlığına da olsa ve gökyüzü sonsuza kadar saymaya çalıştığı yıldızları yitirdi; halbuki yaklaşmıştı sonuca…simya etkisini gösterdiğinden vazgeçmişti, sonsuza, bir son giydirmeye çabalamaktan ve karar verdi tüm her şey – tanrıçaların günyüzü, kurbağa, ses, ışık, yıldızlar, şişman kadın, gölge ve kan ve makinist ve perde ve izleyiciler – sevginin gücünü sorgulamaktan. Ve şişman kadın devam ederken aryasına perdenin arkasında gölgenin bile fark etmediği yazan adam, şöyle yazdı kağıda, tekrar traşladıktan sonra kalemini;
“Ab-u hayatın son kadehinden bir yudum ve bir yudumu paylaşacak bir umut; yudumu ikiye bölmüş ve beklemekte iken yürek, kan ile valsi umudun ve yudumun hala beklemesi bir dudağı…yürekten çıktı yudumun özlemi ve değdirdi kendi bünyesine sevdasının ölümsüzlüğünü ve bekledi, aryanın sonu ile başlangıcın ilk adımını…son aryayı ıssız bir güneş gibi, kalabalıkların ortasında tek başına kalarak bekledi, kendine eş diye arzuladığı kadını. Yo, hayır, yürek bekleyecekti mutluluğu ve mutluluk bir sıcak kucaktan bir tatlı dudağa koşacaktı; ve yürek bekleyecekti kendi kişisel dramını. Şişman kadının aryası, simyasına devam edecekti, mutsuzluğu anlık mutluluklara devşirirken ve kaçacaktı belki de aslı. Ama yürek bekleyecekti toprağa akıttığı kanının yanına ilişmesini arzuladığı kanın.”
Ve şişman kadın devam etti simyasına ve yazan adam gölgeden çıkmadan yazmaya devam etti:
“Ve elbet, öğrenecekti ve belki de öğrenmişti, aykırılıkların ve farklılıkların bir varlığı inşa eden yegane şey olduğunu; ve elbet sonsuz bir sarmal olan hayatın, bir romandan farksız olduğu ve gerçeğin aslında hiç olmamış bir masaldan ibaret olduğunu…işte, sunuyordu yürek, açıklıkla ve tüm saflığıyla…kendi romanını. Kendi gerçeği ve kendi sevgisini…çünkü değdirmişti dudağını ab-u hayata ve ayırmak bir ömür boyu bekleyecekti bu aşkı yüreğin bedeninden.”
Ve şişman kadın, o kadar gerçeğe benzeyen mutluluk doygunu sesini susturdu, perde kapanırken ve dağıldı her şey…gerçek denen simya yıkıldı her şeyin üzerine ve hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü nefes aldı tüm ağaçlar, pişmanlıklarından.
Ve yazdı yazan adam;
“Seni, seveceğim” ve geçirdi içinden, and olsun ki, ve tekrar yazdı; “ömrü nedir ki kalbin, beklemekten yılsın.”
orijinal tarih: 2009

